Öncellikle herkes için yeni yılın mutluluk ve sağlıkla geçmesini diliyorum. 2013 yılının ilk yazısında farklı bir konuyu ele alıyorum. Biraz daha “bize” yönelik bir yazı. Kaybettiklerimizi buluruz belki.
En sevdiğim animasyon filmlerinden bir tanesi Wall-E’dir. Filmde insanlık dünyayı bir çöp yığını haline getirir ve kendine uzay gemilerinde yeni yaşam alanları açar. Dünyadaki bu çöp yığınını derleyip toparlamak da sevimli ve duygusal bir robota bırakılmıştır. Sabahtan akşama kadar çöplerden dev kuleler yapan Wall-E beğendiği her ne varsa kendine ayırır. Geceleri romantik aşk filmleri seyreder. Bir gün bitkiye rastlar ve onu bir saksıya diker. İnsanlar dünyada yeniden yaşanıp yaşanamayacağını öğrenmek için Wall-E’den çok daha teknolojik bir robot gönderir. İşte hikaye Wall-E’nin bu robota aşık olması ve daha önce bulduğu bitkiyi ona hediye etmesiyle başlar.
Belki bu güne kadar yapılmış en iyi animasyon filmi değil fakat günümüz dünyasına ve kaybettiğimiz değerlere dair net mesajlar içeriyor bu film. Günümüz insanı artık özgürlüğü tüketim sanıyor. Tükettikçe yeni arayışlar içine giriyor ve yazık ki bu arayışlar karşılık veriyor. Bugün daha iyisine ve yenisine sahip olabilmek aslında derdimiz. Şişirilmiş egolarımız hep daha fazlasını hak ettiğimizi söylüyor. Şuursuzca koşturuyor, acımasızca saldırıyoruz. Bizden önceki nesli hatalarıyla anıp bizden sonraki nesle ne bırakacağımız konusundan hep kaçıyoruz. Tek bildiğimiz “büyük balık küçük balığı yutar”. Ya yutmak için büyüyoruz ya da yutulmamak için kaçıyoruz. Bu da günü kurtarmaktan daha fazlasını getirmiyor. Öz benliğimizi cebimizdeki parayla, elimizdeki telefonla, giydiğimiz gömlekle kuruyor. Dünyadaki varoluş sebebimizi unutuyoruz. Ünlü edebiyatçımız Sait Faik Abasıyanık böylesine bir dünyada sıkışıp kalmışlığını “ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hali azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikayeme yanaşamıyorum” diyerek anlatıyor. Hepimizin farklı hikayeleri vardı aslında. Çocukken kurduğumuz hayaller, gelecek için umutlarımız gerçek olabilseydi bambaşka hikayeler yaşıyor olacaktık. Büyüklere kandık, rekabet içine girdik. “Daha çok, daha iyi, daha güzel” dedikçe azalıyoruz, kötüleşiyoruz, çirkinleşiyoruz.
85 yaşındaki köylü nine 85 yıldır organik sebze ve meyve tüketiyor ama organik tarım ne demek bilmiyor. Biz her şeyi çok bilen modern insan önce hormonu icat edip sonra da organik tarım diye bir sektör yaratıyoruz. Yapay dünyalarımızda kısır döngüler içindeyiz adeta. Bir kara delik var iç dünyamızda her geçen gün merhametimizi, vefamızı, vicdanımızı, iyi niyetimizi içine çeken. Artık mutluluklarımız da sabun köpüğü gibi… O an geliyor ve geçiyor. Bütünüyle modern bir kölelik hayatı bu aslında. Maddiyata olan köleliğimiz, gerçekten mutlu olabilmeyi satın alabileceğimize de inandırıyor bizi.
Bugün her birimiz bir sürü sebep yüzünden bu kurgulanmış hayatların içinde yaşıyoruz. Kimimiz akıl gücüyle fikir kimimiz beden gücüyle ürün üretiyor ama Karl Marx’ın “Eğer sevgi üretmiyorsa yüreğiniz, başarılı bir üretici değilsiniz” sözü unutulmamalı diye düşünüyorum. Herkese “daha iyi” bir yarın dileğiyle…
