Site icon Radüs Dergisi

Emek En Yüce Değer… Bana Değer, Sana Da Değer.

Selam Dostlar,

Bahar aylarına başlamanın coşkusuyla bu sayımızda sizinle EMEK HAKETMEK ve PAYLAŞMAK üzerine iki kısa hikaye paylaşmak istedim. Neden bahar derseniz ? Kimilerimizin ilk kimilerimizin belki son baharıdır, bilinmez. Ama her bahar coşkudur, yeniden uyanış, yeniden doğuştur bana göre. Bizlerin sermayesi de emeğimiz olduğuna göre dedim ki; belki bu bahar daha bir farkında daha bir coşkulu daha bir paylaşımcı olur yaşadıklarımız. Bu ümit ve inançla hadi bakalım ilk öykümüzü okuyalım.

Her yıl yapılan ‘en iyi buğday’ yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.
-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
-Neden olmasın, dedi çiftçi.
-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır.
Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir.
Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.

İnsanların size karşı olmaları diye bir şey yoktur aslında. Onlar sadece kendilerinden yanadır. Bunu sürekli hale getirmek ise ruhsal bir sıkıntı; güvensizlik ve yalnızlık belirtisidir. Bencillik, dostluğun ve en önemlisi ruhun zehridir.

Gelelim ikinci öykümüze;

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister.

Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: “Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;

“Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü defa bir semerciye gider. Semerci nesneye şöyle bir bakar,

“Bu benim semerlere iyi süs olur. Bundan kaş dediğimiz süslerden yaparım ve sana on lira veririm.”

En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar.

“Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?”

Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?

“Ne istiyorsan veririm.”

Öğrenci, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:
“Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.”

Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır.

Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler…

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.
Bilge sorar: “Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?”
Öğrenci: “Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir.
Bilge hoca çok kısa cevap verir: “Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir.”
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır…

Evet Dostlar,

Bizlerde, hepimiz birer mücevheriz. Hayatlarımıza; emeğimizi, yüreğimizi ve umutlarımızı katan; onurlu, dürüst ve inanmış çalışanlar olarak birer mücevheriz. İnsan olmanın gereklerini yerine getirmeye çalışan, yaptıklarımızın sorumluluğunda ve yaşadıklarımızın sonuna kadar arkasında olabilen insanlarız. Bunun için mücevheriz.

Unutmayınız;

Her sabah Afrika’da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.

Her sabah Afrika’da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.

Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Önemli olan güneş doğduğunda koşmaya başlamak…

Yakalayan ya da yakalanan olmak… İşte bizim hayatlarımızın belki de en kısa ifadesi. Aslansak merhamet, ceylansak güç-kuvvet diliyorum.

Kuyumcu kadar değer bilen,

Çiftçi kadar paylaşımcı,

Aslan kadar güçlü,

Ceylan kadar hızlı,

Yürekleriniz, emekleriniz kadar güzel yarınlar diliyorum.

Exit mobile version