Sen benim için, bizler için soğuk bir namlunun ucunda…Yapayalnız ve korkusuz yürürken ölüme, bizler sıcacık evlerimizde televizyon izlerdik. Canımız sıkılınca açar facebook ta arkadaşlarla hayvan haklarını konuşurduk. Hatta diyecek pek bir şeyimiz olmadığından onların paylaştığı eziyet edilmiş hayvan videolarını beğenirdik. Oysa ki; bir kez olsun elimizi bir hayvana dahi dokunmamışken…Bu kadar vicdanlıydık yani !
Tek derdimiz çayın yeterince demini almamış olmasıydı belki… Belki de sosyal medyada dostlarımızın hala bitip tükenmeyen tatil resimlerin kıskançlığı…Seni düşünemedik biz yiğidim…Hakkını helal et.
Bayram geldiğinde bizim derdimiz nereye gidip, ne kadara mal edeceğimizdi. Akıllı telefonların kıvraklığında paylaşacağımız öz çekimlere gelecek beğeni sayısıydı derdimiz. Ne bilirdik ki; anan-babanla belki telefonla bile bayramlaşamayacağını. Sevdiceğine son bir kez selam edemeden gideceğini… Haber olup duyduğumuzda bile yüreğimiz dayanmıyor bahanesiyle kanal değiştirecek kadar körelen yüreklerimizde sana yer ayıramadık…Adlarınızın verildiği parklara çocuklarımızı götürüp eğlendirirken anlatamadık onlara “ bak bu park bir şehidin adına yapılmış” diye. “ Bugün onlar sayesinde sen bu parktasın” diyemedik. “Onların belki çocukları yoktu…Hiç baba olmanın tadını tadamayacaklar” diyemedik. Baba olanların ise bir daha asla evlatlarıyla parka gidemeyeceklerini akıllarımıza getirmedik. Bizler sizleri anlayamadık onun için de Hakkını Helal Et Yiğidim.
Askerliğimin kaçıncı günü ve senden hala ne bir mektup ne bir haber alamadım.
Burada haber beklemek o kadar zor ki asker askerin gözlerinin içine bakıyor. Bazılarına mektup gelirken gelmeyenlerin boynu bükük kalıyor. Hasretlik çekmek zor ama kolay olanda hiç bir şey yok. Burada herkesin bir şafak kartı var ama benim yok. Neden biliyor musun? Şafak saymaktan nefret ediyorum. Ölüm günün gelecek diye günleri karalarmış gibi geliyor bana. Merak ettin değilmi nedenini.
Üst devriyemizdeki er Mehmet her gün batımında şafağını karalıyordu. Dün operasyona giderken odaya girdi ve şafak kartını çıkardı, ona sordum.
_Mehmet daha gün bitmedi neden karalıyorsun bugünü dedim. Bana;
_Bugün operasyon var ve ne zaman döneceğimiz belli değil. Bugün benim için bitti. Belli mi olur belki dönemem geri, bari şafağımdan eksilsin günlerim dedi.
Hiç bir şey söyleyemedim. O gittikten sonra şafak kartına bakmak için dolaba yaklaştım. Bugün tam dört yüz elli yedinci günüymüş yani askerlik bitti bitiyor. Biz de onu daha yeni sanıyorduk üzülüyorduk, oysa askerlik bitmiş.
Yedi ağustos ve acı bir haber… Er Mehmet şehit.
İnanamadım olduğum yerde dondum kaldım. Son nefesini verirken arkadaşı Hasan’a bir zarf bırakmış bana vermesi için. Hasan geldi ve bana arkadaşının vasiyetinin bu olduğunu söyledi. İnanmadım! Mehmet ölemezdi ölmemeliydi üç günü kalmıştı teskeresine. Sevdiğine kavuşacaktı onu son kez de olsa görmek istiyordu. Zarfı açtığımda şafak kartı ile bir mektup vardı ve Mehmet şöyle diyordu;
Bugün buradayım daha dün ana kucağındayken bugün buradayım ve şimdi vatan kucağındayım. Biliyorum içimdeki his söyletiyor bunları bana, geri dönemeyeceğim. Bugün bitecek her şey ve ben şehit olacağım biliyorum. Belki bu mektubum eline ulaştığında pişman olacaksın. Bana her şey bitti dediğinde bitmişti her şey aslında. Aldığım son nefesti. O günden sonra bir daha asla alamadım nefes, kördüğümle bağlandı boğazıma. Gelemedim, son kez yüzüne bakamadım elini elimle tutamadım sana son kez sarılıp bekle beni döneceğim geri diyemedim. Ya sen? Sende bekleyemedin beni. O kadar zordu ki belki asker arkadaşlarım kızacak bana beklide affetmeyecekler ama açıklayamadım işte…Sizlere bir türlü söyleyemedim. Herkes helali ile mektuplaşırken, telefonda konuşurken, ben her gün mektup atıyor gibi yapıp satırlara bunları yazıyordum. Telefon kulübesinin önünde saatlerce sevdiğimle konuşur gibi yapıyordum. Söyleyemedim tertiplerim söyleyemedim. Şimdi sizler bunu okuduğunuzda ben çoktan son nefesimi vermiş olacağım. Kardeşim Ahmet senin daha yeni olmana ve benim sana bunları vermeme şaşırıyorsun biliyorum ama gördüm ki; sende aynı benim kaderimdensin. Tertiplerime helalliklerini istediğimi söyle ve mektubun arka sayfasında bir adres var sevdiğime de şunları, şu son sözlerimi ilet;
Vatanı sevdiğim kadar sevdim seni. Son nefesimde bile seni anarak öldüm be gülüm. Bak gidiyorum artık ama diyemiyorum sana elveda ve senden son isteğim beni lütfen kırma. Gel desem gelir misin? Bana, tabutumun üstüne sarılır mısın? Beni sevgi dolu kollarınla kucaklayıp, bende seni seviyorum der misin? Beni doyasıya öper misin? Her yedi ağustosta mezarıma gelip toprağımın üstünü temizleyip bana çiçek getirir misin? Bu son dileğimdi. Gelemedim,kulağına seni seviyorum diyemedim ama sana diyemediğim bir şey daha; elveda bebeğim elveda.
Bir elveda diyemeden…Özlemlerini gömüp yüreklerine, cesaretle gittiniz ölüme…Vatan sağ olsun diyerek. Bir de hüzün yaşattığınız için özür dileyerek…
Sana evlat acısı yaşattığım için beni affet anne!
Biliyorum bana kızmıyorsun. Ama içinde yanan ateşle “ağıt” yakıyorsun anne. Ana yüreği bu. Biliyorum yüreğinde kocaman bir kor yanacak bundan sonra. Bayramların bayram olmayacak bensiz. Mezarımın başında geçireceksin tüm bayramlarını. Mezar taşımı temizleyeceksin gözyaşlarınla.
Düşman işgaline uğramasın bu topraklar anne. Dayan annem dayan! Ben seni şehitlerin arasında bekleyeceğim.
O koca yüreğinde ateş yaktığım için beni affet baba!
“Vatan sağ olsun!” derken sesin titreyecek biliyorum . Bayrağımıza bakarken “Vatan sağ olsun!” diyeceksin tekrar tekrar… Çocukluğumda bana anlattığın Çanakkale şehitlerine senden selam götüreceğim baba.
Beni affet taze gonca gülüm, hayat arkadaşım!
Seni genç yaşta dul bıraktığım için. Ben şehit oldum, sen şehit eşi. Dünya hayatında yokluğumun acısını yaşayacaksın belki…
Tabutumun başında ağlarken “Doyamadım sana yiğidim!” diyerek gözyaşlarını damlattın tabutuma. Ben sana doydum mu sanıyorsun? Ya senin namusuna leke getirecek alçaklar ülkemi işgal etseydi! işte o zaman ben gerçekten ölmüş olurdum.
Sizi “yetim” bıraktığım için beni affedin evlatlarım!
O küçük ellerinizi tutup yanaklarınıza bir öpücük daha kondurmak için neler vermezdim. Kokunuz burnumda tüterken şehitlik nasip oldu. Size doyamadım.
Kolay mı bırakıp gittim sizi sanıyorsunuz. Hepiniz gözümün önünden geçtiniz “Ben sizi nasıl bırakıp giderim?” diye düşündüm. Ruhumu teslim ederken gideceğim yer gösterildi bana. Cennete uçtuğumu anladım. Bakmayın siz cesedimin kan revan içinde kaldığına. Hiç acı çekmedim ben. Dünyada şehitlerden başka hiç kimsenin yaşayamayacağı kadar rahat bir ölüm yolculuğu yaptım.
Milletime söyleyin, beni Fatihasız bırakmasın!
Yeterince anlayamadık…Yeterince değerlerini bilemedik belki. Öyle ya; ateş düştüğü yeri yakıyor. Ama hiç değilse 7 Ağustos’ları beklemeden arada bir aklımıza getirip de bir Fatiha’yı esirgemesek… Kim bilir belki haklarını helal ederler…
