Site icon Radüs Dergisi

Mutluluk… Paylaşmak… İnanmak… Saygı duymak…

Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin. İşte budur hayat! İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun çiçek sulandığı kadar güzeldir kuşlar ötebildiği kadar sevimli bebek ağladığı kadar bebektir ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin, bunu da öğren: Sevdiğin kadar sevilirsin… Tükettiğimiz duygularla barışık kalamadığımız bir dünyada yaşıyoruz, dostlar. Huzursuz, tedirgin, pişman… Keşkelerle doluyuz…Bu duygularla yoğunlaşmış bir ay yaşadık… Cumhuriyet Coşkumuza, 10 Kasım hüznünün çöktüğü bir ay. Özlemle ve belki biraz da yetersizliklerimizin bilicinde olarak eksiklendiklerimizle… Eksiklerimizi bilmek bile erdemdir oysa. Görebilirsek şayet, onarmak-tamamlamak adına da bir olanaktır. Yeter ki; telafisi olsun hataların. Nedir mutluluk nedir ? Tebessüm etmek. Ya paylaşmak ? Üleşmek, pay etmek. İnanmak ? Bir şeyin varlığını, doğruluğunu kabul etmek. Peki saygı duymak ? Üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı ; dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusudur. Bir bakın bakalım; bizde hangisi var ? Mutlu muyuz ? Hayır…Tebessüm etmeyi unuttuk. Paylaşabiliyor muyuz ? Hayır…Korkuyoruz. Yarın kaygımızdan belki ama sürekli güvensizlik duygusu içerisindeyiz. İnanabiliyor muyuz ? Asla… Ne bildiğimizi bile bilemez olduk. Neyin doğru olduğuna dair sürekli şüphe içerisindeyiz. Saygı duyabiliyor muyuz ? Parası olana, güçlü olana belki…Ama maddi değeri yoksa asla… Oysa saygı duyma bir sevme halidir. Doğru olduğunu bildiğimizi sonucu ne olursa olsun sevmek. Ve elimizdekini, içimizdekini paylaştığımızda tebessüm edebiliriz ancak. Hani yıllar yılı bu ülkenin insanları bu düstur ile yaşadı. Hangi kapıyı çalsanız “Kim o ?” bile denmeden açıldı kapılar. Bilindi ki bir ihtiyaç olduğundan çalınmıştır kapı. Ustalar çıraklarına bildiklerini öğretirken hiç korkmadılar boynuzun kulağı geçmesinden. Aksine öğrenemediklerinde kızdılar, dövdüler hatta. Çünkü bilmek için anlamak, anlamak için dinlemek, dinlemek için sevmek gerek. Bu nokta da şu hikayeyi paylaşmak sanırım yerinde olur; Yaşlı bir adam, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı adamı hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar, ama ‘biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini’ söylemişler. Yaşlı adam huzursuzlanmış, ‘acelesi olduğunu ve röntgen çektirmek için beklemek istemediğini’ söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş. Adamcağız da “karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum” demiş. “Karınızın, siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde” demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile “ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor” demiş. Hemşireler hayretle “madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz” demişler. Adam buruk bir sesle “ama ben onun kim olduğunu biliyorum”…

Korkmayalım dostlar, güvenmekten yılmayalım, Paylaşmaktan yorulmayalım ve asla asla sevmekten usanmayalım. Unutmayın, “Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”

Exit mobile version