Yaşadığımız hayatın, bu hayatta neler olup bittiğinin ve neden olanların olmasını istediğimiz gibi olmadığının ne kadar farkındayız?
Bizleri bekleyen olaylar, tehlikeler, fırsatlar nelerdir?
Neyi istedik ne oldu?
Hedefimiz neydi, sonuç ne?
Dostlar, olan ile olması gereken arasındaki fark sapmadır. Biz ise sonuç odaklı isek istediğimiz olduğunda mutlu, olmadığında belki isyankarızdır. Ancak elde ettiğimiz sonuçtan çok o sonuç için ödediğimiz bedel, yaşadıklarımız, çektiklerimiz aklımıza gelmez. Olduysa ne ala, olmadı ise; kader!
Oysa bizden yarına kalacak belki de en önemli şey neyi neden nasıl yapıp yapamadığımızdır. Hani Edison tarihte ilk kez kömür pili ile çalışan ampulü bulur. Çok bedel öder. Üstelik duyma yeteneğini büyük ölçüde yitirmiş olmasına karşın. Çevresinden “1999 kez denedin olmadı, vazgeç artık” telkinleri gelse de o 2000. Denemesinde başarıya ulaşır ve fonograf, telefonun seri üretime hazırlanması, ilk elektrik santrali de aralarında olan 2500 patentli buluşa imzasını atar. Neden mi? Çünkü ne istediğini ne yapacağını bilir ve bir ömrü bunun için adar.
Yani, farkındadır. Kendisinin, yapabileceklerinin…
Evet Dostlar, mesele farkında olabilmekte. Kendimizin farkına varabilmekte. Çevremizde olup bitenin farkında olabilmekte.
Unutmayalım ki; biz izin vermedikçe kimse bize bir şey yapamaz. Biz istemedikçe kimse bize bir şey yaptıramaz. Yoo, hemen itiraz etmeyin. Hayır demeden, olmaz demeden yaptıklarınız istedikleriniz değilse; şartları bahane ediyor, mecburiyetleri dile getiriyorsak inanın biz kendi hedefimizi koyamamışızdır. İşte sapma da bu. Olan ve olması gereken… Olması gerekeni biliyorsak, olması için çaba gerek. Edison’u anımsayın..1999 kez olmasa da 2000. denemeyi yapmak azmini…
Hani yüce Atatürk’ün silah yok, para yok, düşman çok denildiğindeki yanıtını…
Para yok bulunur, silah yok yapılır, düşman çok yenilir…
Günümüzün moda kavramlarının belki de başında gelir Farkındalık. Bir sorumluluk bir gereklilik ve mutluluk için ön şarttır Farkındalık.
Bir örnek vermek gerekirse; tarihsel bir yaşanmışlığı paylaşmak isterim.
Estonya Feribotu Sendromu olarak geçer.
Modern deniz tarihinin en büyük kazası 28 Eylül 1994 yılında Baltık Denizi’nde yaşandı. 1980 yılında Almanya Mayer Werft tersanesinde inşa edilen Estonya Feribotu’nun batmasıyla 852 yolcu öldü. 137 kişi bu kazadan kurtuldu.
Kıyıya yakın bir mesafede su alması nedeniyle yatarak batan feribot, sadece gemi mühendisleri tarafından değil aynı zamanda kazada ölümlerin nedeni açısından davranış psikolojisi uzmanlarınca da yıllarca incelendi. İnsan davranış psikolojisi uzmanları bu kazada ölen 852 yolcunun neden kurtulamadıklarını araştırdı. Aileleriyle görüşüp geçmişlerini incelediler. Ölenlerin yüzde 98’inin çok iyi yüzme bildiklerini belirleyen uzmanlar son olarak kazadan kurtulanlarla görüştüler.Ortaya çıkan sonuç şuydu:
Feribot 28 Eylül’de gece saat 00.50’de sert dalgalar nedeniyle su almaya başladı. Feribota giren sular 50 santim yüksekliğe ulaştı ve feribot yan yatmaya başladı. Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başladı. Ancak 987 yolcudan sadece 137’si su almaya başlar başlamaz hemen feribotu terk etti.
Geri kalan 852 yolcu ise, gemi kaptanının “panik yapmayın dünyanın en güçlü feribotundasınız” sözlerine kanarak su boşaltma işlemini izlediler.
Saatler ilerledikçe feribot daha da yan yattı ama 852 yolcu izlemeye devam etti. Sonunda saatler 01.50’yi gösterirken tamamen yan yatarak sulara gömüldü. Feribotun su aldığını ve yan yatmaya başladığını görmelerine rağmen son saniyeye kadar rahat rahat batışı izleyenler psikoloji ders kitaplarında “Estonya Feribotu Sendromu” olarak yer almıştır.
Halen o insanların davranış şekillerine psikoloji ilmi mantıklı bir izah getirememişlerdir.
Neden biliyor musunuz? Gemi kaptanının anonsuna inandıkları “EN BÜYÜK VE EN GÜVENLİĞİ GEMİNİN İÇİNDE OLDUKLARINI” söylendiği için. Oysa yükselen suları fark etselerdi, sonuç farklı olacaktı. Yani inanmak, güvenmek bir yere kadar. Asıl olan; farkında olabilmek.
Kim ne derse desin; insan olarak bize düşen farkında olmak Dostlar.
Anlamak, bilmek, öğrenmek… Yoksa, farkında olamadıklarımızın içinde boğuluruz.
Dostça,









