Her yıl dilimize sakız ettiğimiz sözlerden oldu, “Ne uğursuz bir yıl bu yıl… Bir bitseydi artık!”
En azından ben yakın çevremde çok kullanılır olduğunu gözlemlediğimden konu etmek istedim. Oysa bitmesi istenen nice yıl bittiyse de acılar, kayıplar, özlemler bitmedi. Bitmeyecek de… Zira kötü olan yıllar değil, içini sevgiyle, dostlukla, hoşgörüyle, barışla dolduramayan bizleriz. Tamam, hemen kızmayın, hayat şartları, günün gerekleri, geçim zorluğu dediğinizi duyar gibiyim.
Lakin dostlar; hiçbiri açıklayamaz birbirimize olan kırgınlıkları. Hiçbir bahane yoktur insan olmanın gereklerini yerine getirememeye. Hırslarımızı, kibrimizi, hoşgörüsüzlüğümüzü… Acıma duygumuzu yitirip, kanıksanmışlıklarımızı… En başta kendimden başlayarak söylüyorum, hiç birimiz masum değiliz.
Sanki bir tek kendimiz yaşıyormuşuz gibi çok haklı gördüğümüz mazeretlerimiz var…
“O da bana şunu yapmıştı ama…”
“Ben de çok suiistimal edildim!”
“Ben çok iyi niyetliyim, onun için de hep kazık yiyorum!”
“Hep yanlış anlıyorlar… ”
Ve daha niceleri… Ama ne zaman durup düşünürüz ki; neyi anlatmaya çalıştık da yanlış anlaşıldık? Biz doğru anlatabildik mi? Hep mi birileri suçlu?
İletişim tekniğinin çok net bir tespiti vardır: “Yanlış anlama yoktur, yanlış anlatma vardır…” İşte bu dostlar. Gözleri görmeyen bir insana kırmızıyı anlatamadığımız sürece (ki bu asla onun kusuru değildir) gerçeklerden söz edemeyiz. Hiçbirimiz hiçbir zaman hiçbir konuda yüzde yüz haklı değilizdir. Sadece yeterince mütevazı veya yeterince anlayışlı olamıyoruzdur.
Bunu böyle düşünmeye başladığımızda empati yapabilip, başkasının yerine kendimizi koyup düşünebilmeyi, anlayabilmeyi başardığımızda sanırım bu bahaneler, sitemler ortadan kalkacaktır.
Peki, her şey bu kadar güllük gülistanlık mı olmalı? Çekilen acılar, yenilen kazıklar bu kadar kolay mı unutulmalı? İnsan olmanın fıtratından gelen olumsuz yanlarımız su yüzüne hiç mi çıkmamalı?
Bir peygamber sabrı ile davranmak her zaman mümkün değilse bile, fıtratımızdaki olumlu yönleri öne çıkarabilme becerisini elde etmemiz hiç de zor değil. Kimilerini sevgilerimizden mahrum bırakarak cezalandırabiliriz. Bu belki de doğabilecek çok daha büyük acıların önleyicisi olacaktır. Ama hak edene hak ettiğini vermektir boynumuzun borcu… Tıpkı yaşamın hakkını verebilmek gibi…
Yağan yağmur toprağa bereket olduğu kadar ruhumuza da zenginlik katabilmeli. Karda coşan çocuklar misali zevk alabilmeliyiz her tane kardan. Yeni uyandığımız günün ilk ışığını gördüğümüz de bugün de yaşadığımıza şükrederek selamlamalıyız güneşi. Ve ruhumuzda oluşan bu zenginlikleri aktarmalıyız birbirimize.
Sanat bunun için var… Müzik, şiir, tiyatro, resim… Ruhumuzu diriltebilmeyi, huzurla bakabilmeyi, çevremizdeki güzellikleri fark edebilmeyi başarabilmek için var. Bir ucundan tutabilmek o kadar da zor değil. Televizyon ya da bilgisayar ya da telefon ekranından kafamızı kaldırabildiğimizde fark edeceğiz belki de ruhumuzun derinliklerini. Hatta şaşıracağız kendimizde var olan enginliklere…
Yine bir farkındalık, yine bir keşfediş olacak bizler için… Varoluşumuzdan gelen, ama kullanılmaya kullanılmaya ötelenmiş… Bulup çıkarabilmek bize düşen, tıpkı anlayış gibi, hoşgörü gibi, empati yapabilmek gibi…
Karamsar olmak zor değil, zor olan çılgın bir fırtınadan sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir.
Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç, bir tohumdan başlar.
En uzun yolculuklar bir adımla…
Gerçek sevgiler ise bir tebessümle başlar.
Annem her fırsatta çocuklarına güneşe doğru zıplamalarını öğütlerdi… Güneşe ulaşamazdık ama hiç olmazsa ayaklarımız yerden kesilirdi…
En azından kendi adıma bir alıntı ile sonlamak isterim: “Allahım! Bana değiştirebileceklerim için güç, değiştiremeyeceklerim için sabır, ikisini ayırt etmek için de akıl ver…”
Dostça…











